Gerçekler Yetmez

1954’ de Princeton ve Dartmounth üniversitelerinden araştırmacıların yayınladığı bir çalışmada, öğrencilerden iki okul arasındaki bir futbol maçı kaydını izlemeleri ve faulleri saymaları istendi. Princetonlu öğrencilerin kendi takımlarına yapıldığının iddia ettikleri faul sayısı, Dartmounthlu öğrencilerin söylediklerinin iki katıydı. 2003’teki bir araştırmada ise Yale’den araştırmacılar, insanlardan refah reformuna dair önerilen (hayali) politikaları değerlendirmesini istediler. Hangi siyasi partinin hangi politikayı desteklediği de açık seçik belirtilmişti. Sonuçta deneklerin kişisel ideolojileri ya da politikaların içeriğini bir kenara bırakıp, hangi partiye oy veriyorlarsa onu seçtiği ortaya çıktı. 2011’de farklı bir gurubun yaptığı çalışmada ise insanlardan, bazı bilim insanlarının (hepsi de iyi eğitimli ve saygın kurumlardan) küresel ısınma, nükleer atıkların ortadan kaldırılması ve silah denetimi konularında uzman olup olmadığını söylemesi istendi. Denekler, vardıkları sonuçlar kendi değerleriyle uyuşan bilim insanlarının tarafını tuttular. Gerçeklerin hiçbir önemi yoktu.

Bu davranışa “algıda seçicilik” adı veriliyor. Normalde akılcı davranan insanlar, gerçekleri kişisel bir sosyal etki merceğinden geçirip çarpıtıyor ve genellikle gerçeği yansıtmayan bir dünya görüşü elde ediyor. Algıdaki seçicilik tüm inançlarımızı etkiliyor ve bilim iletişiminin önünde büyük bir engel.

Araştırmalar gösteriyor ki bizi bölen, meseleler değil. Meseleleri hangi gözle gördüğümüzü belirleyen sosyal ve siyasal bağlam. Mesela nükleer güce bakalım. ABD’de bu konu sıkça tartışılıyor. Oysa Fransa’da hiç kimsenin umurunda değil (ABD’nin gücünün %20’si, Fransa’nın gücünün %78’i nükleer kaynaklı). Bilimle ilgili hangi meseleye baksanız farklı ulusların farklı görüşleri savunduğu ortaya çıkıyor. 2011 tarihli çalışmayı yürüten, Yale Üniversitesi’nde hukuk ve psikoloji profesörü Dan Kahan, bilimsel konuların politik kutuplaşmaya konu olduğunu, çünkü kamuoyunun en bariz gerçekleri bile sosyal gurupların inanışları doğrultusunda yorumladıklarını söylüyor.

Sorun şu ki, inanışlarımız politikaları etkiliyor. Kamuoyunun tavrı politikacıların oy oranını, firmaların ürünlerini ve bilime ayrılan fonu etkiliyor. Peki ne yapılabilir? Bilim dünyası gelişmelerin farkında örneğin ABD Ulusal Bilim Vakfı kısa süre önce fon taleplerinde, bilim insanlarının araştırma sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmasının önemini vurguladı. Bilim iletişimi üzerine birkaç konferans düzenlendi. Kötü bir başlangıç sayılmaz. İnsanlar bilim insanlarından daha çok haber aldıkça, onlar da insanların sosyal merceğinin bir parçası haline dönüşecek ve belki de toplumun güvenini elde edecek. Bilim insanlarının tweet’leri iyi bir şey ancak en etkili kişiler insanların kendisiyle özdeşleştirebildikleri (örneğin Carl Sagan). Onun gibi saha fazla insana ihtiyacımız var, hem de hemen. Kahan’ a göre sentetik biyoloji bir sonraki tartışma konusu. İnsan elinden çıkma DNA ya da daha iyi insan oluşturma çabaları riskli olacak ve kamuoyunun bu konuda karar vermesi gerekecek. Bu kararın aklı başında olması için bilim insanlarının bilim insan gibi konuşmayı bırakıp bizler gibi konuşması şart.

 

 

(Popular Science Haziran 2013)

Tagged with: